Şems-i Tebrizi Hazretleri İle İlk KarşılaşmalarıŞems-i Tebrizi Hazretleri İle İlk Karşılaşmaları

Mevânâ Hazretleri’nin, Şems-i Tebrizi Hazretleri ile ilk karşılaşmalarını Osman Nuri Topbaş “Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su” kitabında şu şekilde anlatıyor:

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, ailece Konya’ya yerleştikten sonra tahsilini tamamlamak için Halep ve Şam’a gider. O sırada takriben otuz yaşlarındadır.

Birgün Şam’ın kalabalık çarşısından geçerken değişik kılıklı bir kişi:

— “Ver elini öpeyim, ey âlemlerin sarrafı!..” der.

Celâleddin-i Rûmî’nin ellerine yapışır ve harâretle öper. Sonra birdenbire kalabalığın içinde kayboluverir. Celâleddin-i Rûmî, ansızın gerçekleşen bu bu hadise karşısında son derece şaşırır. “Bu ne iştir?” diye hayretler içinde kalır. Esrarengiz ve garip hüviyetli kişi, kendisi için adeta bir muamma olur.

Celâleddin-i Rûmî, seneler sonra birgün Konya’daki medresesinde dersten çıkıp talebeleriyle sohbet etmekteyken, daha evvel Şam’da elini öperek kendisini hayrette bırakan kimse ile tekrar karşılaşır. Bu şahıs Tebrizli Şems’tir.

O da Celâleddin-i Rûmî’nin sohbetine dahil olur. Garip bir heyecanla şu acayip soruyu sorar:

— “Bâyezid-i Bistâmî mi, yoksa Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi daha büyüktür?

— “Bu nasıl suâl?!. Hiç âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan yüce bir peygamberle, bütün sermâyesi O’na tabilik olan bir veli mukayese edilir mi?” diye hiddetle bağırır.

Tebrizli Şems, sükûnetini hiç bozmadan suâlini şu şekilde açıklar:

— “Öyleyse, neden Bâyezid, Rabb’inden cehenneme konulmasını ve vücûdunun orada, başka hiçbir mücrime yer kalmayacak derecede büyütülmesini talep ettiği, lakin küçük bir ilahi tecelli karşısında da; «Şânım ne yücerdir! Kendimi tesbih ederim!..» dediği halde; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sayısız tecellilere rağmen büyük bir mahviyet içerisinde bulunuyor ve nail olduğu nimetlerle yetinmeyerek Rabb’inden hala istiyor, istiyor, boyuna istiyordu?..” der.

Bu izahat, Hazret-i Mevlânâ‘yı sırf aklın aydınlattığı zâhir ilmin hududuna getirip dayar. Bu noktada kalarak suale cevap vermek mümkün değildir. Şems, hal silahıyla onu bu noktadan ileriye iter. İlerisi uçsuz bucaksız bir “ledün âlemi“dir. Böylece Şems, muhatabını, onda mevcut olduğu halde habersiz bulunduğu manevi bir iklimin ufkuna doğru şimşek süratiyle bir keşif seyahatine çıkarmış olur.

Bu ani gelişmenin tesiri ile Hazret-i Mevlânâ, daha evvel ezberlemiş bulunduğu zahiri ilmin mütalaalarından birini serdediyormuşcasına kolaylıkla şu cevabı verir:

— “Bâyezid’in; «Şanım ne yücedir; kendimi tesbih ederim! Ben sultanların sultanıyım!..» sözü bir işbâ (doymuşluk) halinin ifadesidir. Yani, onun manevi susuzluğu, küçük bir tecelli ile giderilmiş oldu. Ruhu artık talepsiz bir hale geldi. Sekre sürüklendi. Okyanusun hacmi sonsuzdu, lakin onun istiabı bu kadardı.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, “elem neşrahleke sadrak” (el-İnşirah) sırrına mazhar olmuştu. Tecelliler, kendisini her taraftan kuşattı. Kainat kadar geniş olan sadrı, bir türlü kanmıyordu. Susadıkça susuyor, içtikçe de susuzluğu artıyordu. Her an bir halden diğer bir hale yükseliyor ve her yükselişte de bir önceki haline tevbe ediyordu. Nitekim:

«Ben günde yetmiş defa -diğer bir rivayette yüz defa- tevbe ederim..» buyurmuşlardır.

Zira O, yüce Mevlâ’sına her an daha yakınlık istiyordu. Çünkü iştiyakı sonsuz, kul ile Rab arasındaki mesafe ise sonsuz kere sonsuzdu. Bu sebeple birçok kereler:

«Ya Rabbi, Sen’i gereği gibi ve layık olduğun vechile tanıyamadım. Sana hakkıyla kulluk yapamadım…» diye iltica ve tazarruda bulunuyordu.

Şems-i Tebrizi’nin vazifesi, muhatabının idrakini, kalbin derinliğini, zahiri ilimle ulaşılamayacak olan işte bu mertebeye yükseltmekti. Bunun için, aldığı cevapla ulvi gayeye ulaşmış insanların büyük coşkunluğunu hissederek bir neş’e çığlığı atar. Kendinden geçer. Böylece bu iki maneviyat yıldızının arasında hayat boyu devam edecek olan nurani bir şerare vücuda gelmiş olur.

Bundan sonra Mevlânâ Hazretleri’nin ruhunda meknuz olan manevi okyanus, daimi bir surette dalgalanmaya başlar. O anda sanki bir kibrit çakılmışçasına Mevlânâ’nın gönlü, bir petrol denizi gibi alev alır. Tebrizli Şems, Mevlânâ’nın gönlünü böylece ateşlemiş olur, fakat öyle bir infilak karşısında kalır ki, onun alevleri içinde kendisi de yanar. Artık idrakler ve nasipler aynileşir. Tebrizli Şems’in memuriyeti de, bu mana okyanusunu tutuşturmaktadır.

Bu hadiseden sonra, daha evvel tamamıyla zühdi bir ibadet hayatı içinde sakin bir müderris olan Hazret-i Mevlânâ’nın, birdenbire içi içine sığmıyarak samimi ve coşkun bir heyecan ikliminde yaşadığını görürüz.

Nitekim Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- aşk, vecd ve istiğrak dolu hayatını üç kelime ve üç merhale olarak şöyle ifade eder:

“Hamdım, piştim, yandım!..”


Şems-i Tebrizi Hazretleri İle İlk Karşılaşmaları

Mevlana’nın Hayatı